WhatsApp Danışma Hattı
RANDEVU AL +90 (312) 285 85 82
Perihan'ın Öyküsü

— Niye sıkıldın öyle sen?

Sezin sırtını sandalyeye dayamış, bilgisayar ekranına kilitlenmişti. Ellerini yana bırakmış, alt dudaklarını ısırarak oturuyordu. Beni oda kapısında görünce önce yüzüme çaresiz bir bakış fırlattı. Hani annen uzun zamandır oynamayı bıraktığın oyuncağını komşunun çocuğuna hediye etmiştir de o oyuncak kıymete biner ya… Öyle tatsız bir yüz ifadesi. Kah hüzünlü, kah gergin. Sonra yüzünü yeniden bilgisayar ekranındaki hasta listesine çevirdi ve nihayet sesini duyabildim.

— Çok mutsuzum, dostum.

Tam çıkmak üzereyken, bavul kılığına girmiş büyük sırt çantamı yere indirip yanındaki sandalyeye iliştim. Usulca bir yanak aldıktan sonra:

— Niye ki, doktorcum?

— Bu gece nöbetçiyim.

İstemsizce kahkahayı bastım.

— Canımın parçası, bizim hoca asistan camiasının en çalışkan doktorunu seçmeye kalksa hiç oylamaya gerek kalmaz, sen açık ara birincisin. Şimdi ben bu garip denklemin içinde sıkıştım kaldım. Benim bu aşırı başarılı, fedakâr doktor arkadaşımın bu akşamki nöbet fobisini nasıl yorumlayacağımı bilemedim.

Bu kez gülme sırası Sezin’e gelmişti.

— Dostum, sorun nöbette kalmak değil. Klinikte boş yatak yok.

Afallamıştım.

— Nasıl yani?

— Gece yatış gerektiren bir hasta gelirse kliniğe nasıl yatıracağım?

— Nasıl yani? Boş yatak yoksa, hastayı onu yatırabilecek bir başka hastaneye sevk ediyoruz, değil mi? Yoksa yönetmelik değişti de benim mi haberim yok?

— Tamam da hasta yakınları bu fikri sevmiyorlar, biliyorsun. Hatta boş yatak yoksa neredeyse yaratmamızı bekliyorlar. Geçen haftaki nöbetimde duygu durum atağı yaşayan hastayı hatırla. İki güvenlik görevlisi, hasta yakınlarına yardım etti de ancak enjeksiyonla sakinleştirebildik. Sonra hastayı sevk etmemiz gerekiyor dediğimde eşi üzerime yürüdü. Savaş Abi geldi de adamı zor yatıştırdı. Hastasının sağlık durumunun kapalı klinik gerektirdiğini, boş yatağımız olmadığını, sevk etmemiz gerektiğini anlattı ona. Neyse, adam yatıştı.

— E, ne güzel. Sorun çözülmüş.

— Garip olan şu; aslında ben de aynı şeyleri söylemiştim ama pek işe yaramadı.

— Buraya insanlar telaş içinde geliyorlar. Hastanenin kalabalığı, yaşadıkları sorunu nasıl yöneteceklerini bilememeleri, hızlı tedavi beklentisinde olmaları onları geriyor. Düşünsene, geçen sene hocamız kalp krizi geçirdiğinde biz kardiyoloji servisini birbirine katmadık mı? Doktoru, hemşiresi, sekreteriyle topyekûn aşırı paniğe kapıldığımızda, kalp doktorları bizi odaya çekip “Siz psikiyatristsiniz, en çok siz bu durumda sakin olmayı bilmelisiniz.” dememişler miydi? İnsan, sorunun merkezinde kendisi olunca duygusal davranması kaçınılmaz olabiliyor. Şu sahip olduğun nezaketin, engin bilginin içine biraz sakinlik, hafiften bir rahat olma hâli iliştirdiğinde karşındaki insan her zaman yatışır. Biraz daha kaygını kontrol etmeyi öğrenmen gerek. Kaldı ki, sadece senin değil, hepimizin bunu öğrenmesi gerek. Biz duygusal olarak ne kadar güçlü olursak, hasta da yakını da o kadar güvende hisseder. Savaş Abi’nin farkı bu. Kendinden emin, yılların doktoru. Oturduğu koltuğu dolduruyor. O odaya girdiğinde benim bile kendime çeki düzen veresim geliyor. Sen harika bir doktorsun ve karşı karşıya kaldığın tıbbi durumla nasıl baş etmen gerektiğini gayet iyi biliyorsun. Kendine daha çok inanmalısın.

Derken zengin kalkışı yaptım, yerimden fırladım.

— Daha kalmak isterdim ama biliyorsun, havaalanına yetişmem gerek.

— Doğru ya, sen eğitime gidiyorsun. Of ya, senin yerinde olmak isterdim.

— Valla, dünyanın en temel sorunlarından biri bu olsa gerek. Herkes birbirinin yerinde olmak istiyor. Acaba esas sorun, herkesin yeri iyi güzel de biz insanoğlu sahip olduklarımızın eksi tarafına odaklanmaktan elimizdeki güzellikleri göremiyor muyuz?

— Hadi, hadi, geç kalacaksın, ayak üstü terapi hizmeti sunmayı bırak da fırla artık.

— Of ya, aslında ben de konfor alanımın dışında olmayı çok sevmiyorum. Otelde kalma fikri hiç hoşuma gitmiyor. İnan, köy evimin şöyle boylu boyunca uzandığım döşeklerini, kış mevsiminin dondurucu soğuğunda, salonun ortasında yanan soba sıcağında sıcacık demli çay içmeyi özledim. Şu keyfi tatmayı, evrenin en lüks otel odasında konaklamaya tercih ederim. Bir de klinikten giden tek kişi benim. Tanıdığım kimse de yok. Bana da kalsa, ben de klinikte boş yatak olmamasını dert ettiğim bir gece nöbetini tutmayı tercih ederdim.

— Vay benim köylü kızım. Seni altın kafese koydular, “Ah vatanım.” diyorsun, öyle mi?

— Aynen öyle; köy evim, kabak çekirdeğim, cevizli lokumum, demli çayım… Gerisi teferruat.

— Hadi çık, uçağı kaçırma. Disiplin cenneti bir hocamız var, hatırlatırım.

— Ben kaçtım, iyi nöbetler olsun hadi.

Ders bitti. Sabahtan akşama kadar kapalı bir kongre salonunda sunum dinlemek bir yandan harikaydı. Öğrenmek en değerli reçetem. Zihnim, bilgi yüklendikçe iyileşiyorum desem yeridir. İlaç firması, müzik organizasyonu eşliğinde harika bir akşam yemeği organize etmişti. Gün boyu sunum aralarında doktorlarla oradan buradan lafladık. Biraz bilim, biraz kadın işi muhabbet, kozmetik, kılık kıyafet falan… Ama yok.

Etrafım doktora yapan, üniversite hocası, çoğunluğu tıp doktoru, kültür abidesi insanlarla dolu. Ama ortama hiç ait hissetmedim. Öyle değil midir? Bazen yalnız olduğunda garip durmamak için bir masaya yanaşırsın, laflarsın. Ama ortam seni içine çekmez; oradan uzak durmayı canın çeker, usulca uzaklaşırsın.

Bazen de sunum biter, özgürsündür; sevinçle tam ayrılmak üzereyken gözün birine takılır, önce şöyle bir süzersin, bir soru sorma bahanesiyle yanaşır, muhabbete koyulursun. Bir bakarsın, saatler geçmiş gitmiş, farkında bile olmamışsın. Laf lafı açmış, ruhlar şenlenmiş, keyiflenmişsin. O ne harika bir duygudur değil mi? Kendini birinin yanında evinde hissetmek. Aidiyet duygusu!

O da ne! Bacağımda korkunç bir sancı… Ben ne ara düştüm!

Hastanedeyim. Doktor, bileğimde burkulma olduğunu söyledi. Zihnim doluyken, hızlı adımlarla merdivenden inmeye çalışırsam olacağı bu. Morarma ve şişlikle kurtardığım için şanslıyım. Birkaç gün ayağımın üzerine basmazsam geçermiş.

Doktor yanımda fazla kalamadı. Alelacele önerilerde bulundu, gitti. Çok telaşlıydı. Hemşireye sordum. Dün gece deprem olmuş, çok büyük bir deprem. Ben şu an Gaziantep’te bir hastanedeyim. Bu şehirde küçük bir alan hasar görmüş ama civar illerde büyük yıkımlar olmuş. Maalesef hastaneler de hasar görmüş ve depremden etkilenen birçok kişi ambulanslarla yakın illerdeki hastanelere getiriliyormuş.

Hastane koridorlarında her yaştan ağlayan, acıdan bağıran, yas tutan insanların sesleri yankılanıyor. Doktorum, önerilerini dikkate almam kaydıyla Ankara’ya dönebileceğimi söyledi. Akşama uçağım var. Durumu çok daha acil olan hastalara yer açılması için ben uçak saatim gelene kadar hemşire odasında kalmaya karar verdim. Onlar da sağ olsunlar, bana odalarında küçük bir yatak yaptılar, sehpa üzerine yumuşak bir yastık koydular, ayağımı rahatlıkla uzatabiliyorum. Her çay aldıklarında bana da bir bardak uzatıyorlar.

Meslektaş olmamız bir yana, bu coğrafyanın insanı çok misafirperver. Hemşire arkadaşlar hasta bakımı için girip çıktıkça, karşı odada kapı yanındaki ilk yatakta yatan bir kadına bakmaktan kendimi alamıyorum. Ellili yaşlarda bir kadın. Besbelli ev kadını.

Diyeceksin ki; mesleğini nereden biliyorsun? Şu hayatta kendini gerçekleştirebilme fırsatı bulmuş ama bir yerde önüne çıkan bitmek bilmeyen engellerden bunalıp “Ben tamamım, benden buraya kadar.” deyip ev kadını olmayı seçmiş pek çok kadın tanıdım. Çocukluk hayalini gerçekleştirip öğretmen, ressam, ekonomist olmuş ama çalıştığı yerlerde işini yaparken ürettiği projeler baltalanmış, yaptığı fedakarlıklar görülmemiş, yanlışa doğru demekten bıkmış, pek çok hayal kırıklığı yaşayıp mesleğini bırakan sayısız kadın…

Ama o kadınların hangisinin yüzündeki çizgilere baksam, yaşadıkları acıların içine, minik bir ödül sinmiş gibi elinden geleni yapmış olmanın verdiği haklı bir gurur olurdu gözlerinde. “Denedim, içimde kalmadı.” diye bağırırdı bütün vücut hücreleri. Yüz çizgilerinde pişmanlık, yarım kalmışlık olmazdı.

Ama bu kadının yüzü öyle miydi? Yastığını dikleştirmiş, arkasına yaslanmıştı. Alnı kırış kırıştı, göz altları nasırlaşmıştı sanki. Kimseyle göz teması kurmuyordu. Ağlamıyordu da. Donakalmış gibiydi. Zavallı kadının hasta yatağında yatarken gözleri parmak ucuna çivilenmişti. Üzerinde ayak bileklerine kadar uzanan kiremit rengi eski bir elbise vardı; elbisenin üzeri gri toz bulutlarıyla kaplanmıştı. Saçları upuzundu, kahverengiydi, beline kadar örgü yapılmıştı; toprak içindeydi. Şehrin enkazının gölgesi saçlarına düşmüştü.

Dayanamayıp hemşireye sordum. Depremden sonra o kargaşada onun da bu hastaneye getirildiğini söyledi. Eşi, çocukları yanında yokmuş. Onlara ne olduğu hakkında kimsenin bir fikri de yokmuş. Evi depremde yıkılmıştı, görünüşe göre yalnızdı; bilmediği bir şehirde, bir hastane odasında tek başınaydı.

Ortak bir yanımız var diye düşündüm önce. Sonra da kendi düşüncemden utandım. Onun durumu benimkiyle kıyaslanamayacak kadar kötüydü. Kadıncağızın kocaman bir acısı vardı şimdi. Ait olduğu yer darmadağın olmuştu. Ailesinden bihaber, hastane köşesinde canıyla boğuşuyordu. Ben ise ailesi evinde sağ salim, evi barkı, işi gücü yerinde bir psikiyatri doktoruydum.

Öte yandan bu kargaşada kimsenin en büyük önceliği ruhsal durum değildi. Öncelikli hedef, insanları hayatta tutabilmekti. Ama dün gece bir başka şehre kongreye gelmiştim; dersler bittikten sonra akşam merdivenden düşüp ayağımı burkmuştum, sonra bu hastaneye gelmiştim, aynı gece deprem olmuştu ve hastanede, karşımdaki odada aklımı ondan alamadığım bir kadın hasta yatıyordu. Bu kadar tesadüf olamaz, dedim.

Kendime bir baston uydurdum. Hemşire arkadaşın yardımıyla karşı odaya geçtim ve kadının baş ucuna oturdum. Hiç sesimi çıkarmadan öylece oturdum. On on beş dakika geçti, geçmedi. Varlığımla hâlâ ilgilenmiyordu.

— Merhaba, Doktor Derin ben.

Yanıt vermedi.

— Aslında psikiyatri doktoruuyum ama bu hastanede çalışmıyorum. Bir sağlık sorunu nedeniyle buradayım.

Döndü, isteksizce baktı ve yeniden önüne döndü. Bir yandan da sıkıntıyla bakıyordu.

— Oğlum… Dedi. Nefesimi tutmuş dinliyordum.

— Oğlum Yusuf, diye söze devam etti. On yaşındaydı, okul birincisiydi. İki hafta önce, karne tatilinden bir gün önce öğretmeni beni aradı.

Ne kadar da derinden konuşuyordu. Neredeyse burun buruna oturuyorduk ama sanki kuyunun dibinden konuşuyordu.

— Dedi ki:

“Oğlunuz ilkokuldan mezun oluyor. Dört yıl boyunca her yıl okulun en iyi öğrencisi seçiliyor. Her karne günü karnesini yalnız alıyor. Ne babası ne de sizi karne töreninde göremiyorum. İki gün önce oğlunuzu koridorda ağlarken gördüm. Yanına gittim, ‘Neyin var, Yusuf?’ dedim. Yusuf bana, ‘Bu yıl karne töreninde annemi ve babamı yanımda görmek istiyorum.’ dedi. Ben de ona, ‘Bu isteğini annenle babana söylemelisin.’ dedi. O da bana, size söylediğini ama işlerden fırsat bulup gelemediğinizi söyledi.”

Döndü, gözlerinde ilk defa yaş gördüm, yüzüme acıyla baktı.

— Doğru, dedi kadın. Yusuf’un hiçbir karne törenine gidemedik. Çünkü benim her zaman bakmam gereken yaşlı, hasta bir kayınvalidem, ablamla dönüşümlü baktığım yatalak bir annem, yetişmem gereken ev işlerim, sütünü sağmam gereken kuzularım, temizlemem gereken bir bahçem oldu. Eşim memur. Geliri yetiyor, şükür. Ama bizim memlekette erkekler kadın işi bilmezler. O da babası öldükten sonra anasının, kız kardeşlerinin ebeveyni oldu. O da ben de herkese yetişmeye çalışıyoruz. Bizim hayatımız mutlu olmak üzerine kurulu değil; hayatta kalmak üzerine kurulu. Onun için veli toplantısı falan bize lüks.

Durdu, derin bir nefes aldı. Bir dakika kadar hiç konuşmadı. Ben de sabırla bekledim.

— Öğretmen arayınca ne yapıp ne edip toplantıya gittim. Biliyor musun, Doktor Hanım, acaba öğretmene ayıp olur diye mi gittim, yoksa oğlum istedi diye mi, inan, bunun şu an bile yanıtını bilmiyorum.

Durdu, başını avuçlarına aldı, hıçkırıklara boğuldu.

— Gittim, Doktor Hanım, okul müdürü beni görünce ayağa kalktı, yanıma geldi. “Bu çocuğu ne güzel yetiştirdin sen.” diye özel tebrik etti. Oğlum karne alırken herkes ayakta alkışladı. Yusuf’umun ağzı kulaklarındaydı. Bir neşe vardı ki gözlerinde, anlatamam. Geldi boynuma sarıldı, gitti boynuma sarıldı. Babası yoktu, ben tek gittim. Ben veli toplantısına giderken, o benim işleri devraldı.

Acı bir gülümseme yüzüne yayıldı.

— Derken gün bitti. Ben bir yandan oğlumla gurur duyuyorum, diğer yandan kayınvalide öğle ilaçlarını aldı mı ki, diye aklımdan geçiriyorum. Yusuf eve gelir gelmez, babasına geçirdiği günü anlattı. O da çok mutlu oldu, oğlunu tebrik etti. Hoca, ertesi gün okul koridorunun kamerasının görüntüsünü bana gönderdi. Ben karne töreninden sonra hızlıca eve dönmüştüm. Yusuf biraz daha arkadaşlarıyla kalmak istemişti. Ben de, “Olur oğlum, sen arkadan gelirsin.” deyip eve gelmiştim. Kamera görüntülerinde Yusuf neşeyle halay çekiyordu.

— Oğlumun halay çektiğini daha önce hiç görmedim, inanır mısın Doktor Hanım?

Yüzünü bana döndü, yanakları yaşlarla dolmuştu.

— Pek de güzel oynuyordu ama…

Acıyla gülümsedi.

— Görümcemle gece saatlerinde sarma yapıyorduk. Kayınvalidem, eşim, çocuklarım uyuyorlardı. Şehirde bir gürültü koptu ki sorma. Ne olduğunu anlayamadık. Ev üstümüze yıkılmaya başladı, duvarın bir yanından öte yanına savrulmaya başladık. Ne kadar sürdü bilmiyorum ama dünyanın sonu gelmiş gibiydi. Kıyamet dedikleri bu olsa gerek. Yusuf yataktan fırlayıp mutfağa doğru gelirken üzerine duvar düştü. Güçlü kuvvetli delikanlı olsa bile o duvarın altından sağ çıkamazdı. Yusuf daha çocuk, mümkünü yok, o da sağ çıkamamıştır.

Hıçkırıklarla ağlamaya başladı. Donup kalmıştım. Sözün bittiği yerdi.

— Bu dünya benim melek oğlum için o kadar içi kararmış insanla doluydu ki, biz göçüp gittiğimizde onun kurtlar içinde kuzu olmasından korkardım hep. Allah beni duymuş demek ki; anne sütü gibi akça oğlumun dünya derdini çekmesini istemedi, onu erkenden yanına aldı.

Ben donakalmıştım, o anlatmaya devam etti.

— Dünden beri düşünmeden edemiyorum. Ben de eşim de bu dünyada en az kendimizi düşünerek yaşadık. Yeri geldi aç kaldık, komşularımızı doyurduk. Köyde ufak bir tarlamız var; kendi ihtiyacımız varken bile yoksul komşularımıza kiraya verdik, para almadık. Ekip biçip karınlarını doyursunlar dedik. Şu hayatta bir kere yalan söylemedik, kimseye ses yükseltmedik, kapımıza geleni eli boş göndermedik, büyüğe hürmette kusur etmedik. İnsan, hayvan, bitki… Her canlıyı sevdik.

Döndü, gözlerini onay ararcasına gözlerime dikti. Simsiyah, kömür gibi iriydi gözleri ama gel gör ki yaşlarla doluydu.

— Biz bence her şeyi doğru yaptık. Eğer bu yaşadığımız, işlediğimiz bir kusurun bedeliyse, biz kendimize karşı kusur işledik. Eğer bu hayatta birinden özür dileyeceksem bu ancak kendim olur.

Kafasını önüne çevirdi.

Sözün bittiği yerdeydik. Yasın yegâne tedavisidir, eşlik etmek. Sustum.

Derken hemşire kapıda belirdi. Gözleriyle beni dışarıya çağırdı.

— Doktor Hanım, siz psikiyatri doktoruydunuz, değil mi?

— Evet, dedim.

— Az önce yanına oturduğunuz kadın sabahtan beri ailesinin durumunu soruyor. Maalesef yaşadığı bina yerle bir olmuş. Az önce küçük oğlunu ve kayınvalidesini enkazdan çıkarmışlar, ikisi de vefat etmiş. Eşi ve büyük oğlunu ambulans uçakla İzmir’e götürmüşler. Onların durumunu henüz bilemiyorum. Doktorlar can havliyle acil durumlara müdahale ediyorlar ama ortalık malum. Bu konuyu onunla konuşurken sizin de desteğinizi almak istiyorum.

Kaskatı kesilmiştim. Bir an onkoloji kliniğinde stajyer doktor olarak çalıştığım günler aklıma geldi. Sabah vizitinde moral vermek için şakalar yaptığım bir hasta, bir sonraki sabah geldiğimde hayatını kaybetmiş olurdu. “Onkoloji doktorlarının işleri ne kadar da zor.” diye düşünürdüm. Psikiyatristler çok farklı acılarla karşılaşır ama bedenden çok ruhun ölümüne tanıklık ederler. Ama gözle görünür olduğundan mı, geri dönüşsüz olduğundan mı nedir, ilki bana her zaman daha zor gelmiştir.

— Tabii, seve seve.

Hemşireyle odaya girerken omzuna dokundum.

— Bu arada, kadının adı ne?

Hemşire acıyla gülümsedi.

— O, adaşım; Perihan.