
Nasıl ki insanın en büyük bilgeliği kendi özünü keşfetmesinde saklıysa, en büyük cehaleti de kendindeki cevheri görememesidir.
Hz. Mevlana : “Ah keşke kendi güzelliğini görebilseydin! Sen güneşten de büyüksün! Bu kir pas hapishanesinde neden kurudun ve büzüldün? Neden kalbin pınarlarından akan zarafet ve nezaketle tazelenmeyesin? Neden bir gül gibi gülmeyesin? Neden açılıp kokunu etrafa vermeyesin?” öğüdünü insanoğluna vermek istemiştir.
Her insan ‘biriciktir’. İnsan biyolojik olarak kimsenin kopyası olmayan bir bedenle dünyaya gelir. Her insanın dişlerinin dizilimi, kulak kepçesi şekli, göz irisi, vücut kokusu, parmak izi kendine özeldir.
Varoluşçu felsede, insanın dünyada eşsiz bir konuma sahip olduğu fikri parmak izi metaforuyla anlatılır. Her insanın parmak izi birbirinden farklıdır. Tek yumurta ikizi olup birbirine tıpatıp benzeyen iki bebeğin bile parmak izleri birbirine benzemez. Hatta parmak izi, “ben senden farklıyım, dünyada tekim, biriciğim” düşüncesinin biyolojik kanıtı gibidir.
Ve nasıl ki insan benzersiz bir parmak iziyle dünyaya geliyorsa, insan kimliği de benzersizdir.
Bir bebek dünyaya gelir. Anne babasından ona aktarılan genetik yapı (göz rengi, saç yapısı, parmak izi gibi fiziksel özellikleri, zihinsel kapasitesi, hastalıklara yatkınlık potansiyeli, sahip olduğu yetenekleri…) ve bebeklikten itibaren kendini belli eden mizaç özellikleri (farklı ortamlara uyum sağlayabilme kapasitesi, sakinlik, ağır başlılık, endişeli olma hali veya sürekli ağlama isteği, genel enerjisi…) vardır.
Bu iki durum da biyolojik kökenlidir.
Ancak bebek büyüdükçe sahip olduğu biyolojik yapı üzerine, doğduğu coğrafyanın özellikleri ve büyüyeceği ailenin yapısı gibi çevresel özellikler inşa edilir ve tamamen kendine has özellikler taşıyan bir yetişkin olma yolunda şekillenmeye başlar.
İlkin, onu seçmediği ama kabullenmekle yükümlü olduğu coğrafyanın özellikleri karşılar. Peki dünyaya geldiği coğrafya neden önemlidir? Örneğin; aynı genetik yapıya sahip olan bir bebek deniz kıyısında geçim kaynağı balıkçılık olan bir evde dünyaya gelmişse ve babanın çocuğuna bırakmayı planladığı bir balıkçı teknesi varsa, doğrudan tüm hayatı bu plan üzerine şekillenebilir ama bu bebek dağlık bir bölgede, kırsalda dünyaya gelmişse onu toprakla haşır neşir bir hayat bekliyor olabilir.
Aynı şekilde bebeğin içine doğduğu ailenin özellikleri önemlidir. İstenen bir bebek olup olmadığı, anne babasının kişilik özellikleri, ebeveyn olgunluğunda olup olmamaları, aralarındaki ilişki, anne babanın ebeveyn olmaya dair yüklediği anlamlar önemlidir. Örneğin; olgun ebeveyn çocuğunun bir birey olduğunun farkındadır, çocuğunun kendini tanımasına rehberlik eder, onun ihtiyaçlarını kendi beklentilerinin önüne koymayı başarabilir, onun farklı fikirleri, beklentileri ve hisleri olabileceğini saygıyla karşılar ve ona koşulsuz sevgi sunar. Örneğin; baba çocuğunun büyüdüğünde balıkçı olmasını umut ederken, eğer o farklı bir gelecek planlarsa ve bunu karşılıklı konuştuklarında çocuğunun bilinçli davrandığını gözlemlerse ona bu yolda destek verir. Ve o evde mutlu bir çocuk büyür.
Ama olgun olmayan ebeveyn eleştirel, sert, ilgisiz olabilir, kendi ihtiyaçlarını önceleyebilir, çocuğuna koşula bağlı sevildiği mesajını aktarabilir. Hatta böyle ebeveynler bazen çocuklarına ailenin kurtarıcısı rolü verebilirler. Dağlık, yoksul köyde büyüyen çocuk böylece önce ailede ihmale maruz kalabilir, kendine bir çıkış planı üretmek zorunda kalır ve çalışkanlığıyla ona verilen rolü harmanlayarak bir iş kurup canını dişine takıp çalışarak tüm ailenin ekonomik olarak refaha çıkmasına aracılık edebilir. Ama bu çocuğun da büyürken aslında bilgisayar mühendisi olmak isteğinden vazgeçtiğinin kimse farkında değildir. Yani çok zengin, ailesinin kahramanı olan ama çok mutsuz bir yetişkin olabilir.
Özetle: Her insan kendine has özelliklerle doğar, büyüdüğü aile ve çevre yapısı bu özelliklere eklenir ve tamamen kendine özgü bir kendilik inşa eder.
Özetle: Her insan kendine has özelliklerle doğar, büyüdüğü aile ve çevre yapısı bu özelliklere eklenir ve tamamen kendine özgü bir kendilik inşa eder.
Hz. Mevlana: “Aradığın her şey zaten içinde,” der insanoğluna. ‘’Sende bir define var, o defineden habersizsin.’’
Her insanın kendi kimliğiyle, inançlarıyla, değerleriyle maskeler takmak zorunda kalmadan yaşama hakkına sahip olması sağlıklı bir birey olmasına dair en temel ihtiyacıdır.
Sağlıklı, mutlu, huzurlu bir yaşamın yegâne reçetesi içindeki SEN ile dış dünyadaki SEN arasındaki tutarlılıktır.
İnsanoğlu kendine has güzelliklere ve kusurlara sahiptir ancak eksiklikleriyle barışık olmalı, onları kendilerini olgunlaştıran deneyimler olarak görmelidir. Başkalarının sevgisini onayını almak için sayısız maskeler takmak insanın kendine yabancılaşmasına, özünü kaybetmesine neden olur. İnsan kendini olduğu gibi kabul ettiğinde içinde ona ait olmayan sesler susar, iç çatışmalarından arınır, kötü alışkanlıkların pençesine düşmez ve anlamlı bulduğu bir yaşam sürer.
Bir bireyin kendi olma hakkını kullanırken bir başkasının alanına girmesi, aynı hakkı ondan esirgemesi bencilliktir ama toplumsal değerlere saygılı olması gerektiğinin bilincinde olup kendine tanıdığı haklar konusunda karşısındaki bireye aynı adaleti sunması ‘HAK’tır.
Kendinize iyi davranın. İnsanlar siz kendinize nasıl davranırsanız size öyle davranırlar. Bir insanın kendine varlığına gösterdiği öz değer ve öz şefkat, başka insanların ona verdiği değeri belirler.
Sağlıklı bir yaşam; harika bir kariyer, ekonomik refah, sahip olduğun şan şöhretle ilgili değil. Öyle olsaydı kendi alanlarında dünyaca ünlü, zengin olan pek çok insan alkol ve/veya madde bağımlısı olmazdı, ruhsal bozukluklarla mücadele etmezdi.
Bu kitap yolculuğu, giderek kendine yabancılaşmakta olan insana hayat yolculuğunda rotasını özüne çevirmesi gerektiğini hatırlatmak için başladı. Daha yolun başındayız. Upuzun bir yolculuğumuz olacak.
Unutma, ruhun tek besin kaynağı insanın kendi öz kaynaklarıdır. Kendin olma hakkını kullan!