WhatsApp Danışma Hattı
RANDEVU AL +90 (312) 285 85 82
Freud'un Yapısal Kuramı

FREUD’UN YAPISAL KURAMI

İD- EGO - SÜPEREGO

Toplumun en büyük yanılgısı nedir?

Zeka ile vicdanı aynı şey zannetmek. Kusursuza en yakın insan hiç kuşkusuz sahip olduğu zekaya vicdanın eşlik eden bir birey olsa gerek. Ancak eğer kişinin doğuştan sahip olduğu zekasına vicdan eşlik etmezse, o zeka sadece kötülüğü büyütür.

Neden mi bahsediyorum?

İnsanları dışarıdan en görünür kılan şey mesleki başarıları değil midir? Hepimiz, profesör doktor ünvanı taşıyan bir pediatri uzmanının çocuğunun ne kadar şanslı olduğunu düşünürüz. Onu poliklinik odasında küçük bir çocuğu sevgiyle muayene ederken görünce “Kim bilir evde nasıl da harika bir ebeveyn, çocuğu ne kadar şanslı?” diye düşünmeden edemeyiz. Ya da alanında yetkin, sayısız makale ve kitap yazmış, öğrencilerinin ders anlatışını hayranlıkla dinlediği bir üniversite hocasının evdeki küçük çocuğuyla ilgilenmeyip onun ihtiyaçlarını önemsememe olasılığı sizce nedir? Bunca zeki, donanımlı, öğrencileriyle ebeveyn sıcaklığında ilgili bir hocanın kendi çocuğunun gereksinimlerine kayıtsız davrandığını görünce oldukça şaşırırız. Çünkü çoğumuz için zeki olmak, vicdanlı olmakla eş anlamlıdır. Yani, bir insan zeki ise ve mesleğini özenle icra ediyorsa vicdanlıdır. Oysaki, ‘dışı seni içi beni yakar’, bizim atasözümüz, değil mi? Toplum, dışarıda mesleki rolünü icra ederken herkesin hayranlık duyduğu ama işten çıkıp evine geldiğinde çocuğuyla iki kelam etmeyen, onun hangi derse yatkın olduğunun farkında olmayan, yeteneklerini, beklentilerini önemsemeyen, en yakın arkadaşını tanımayan ebeveynlerle dolu.

Peki, bu ikiliği nasıl açıklayacağız?

Freud buna yıllar önce kafa yormuş ve “Yapısal Kişilik Kuramı’nı” ortaya atmış. İnsanın içinde dışarıdan bakınca gözle görülmeyen üç unsur vardır, demiş. İd, ego, süperego. Bir insanın sağlıklı bir kişilik yapısına sahip olmasını belirleyen durumun, bu üç unsurun birbiriyle uyum içinde çalışması olduğunu vurgulamış ve bunun akademik zekadan çok farklı bir konu olduğundan bahsetmiş. İnsan, akademik zekasını okula gittiğinde, trafiğe çıktığında veya para hesabı yaptığında kullanır. Akademik zekayla fen, matematik, türkçe, yabancı dil öğrenir. İnsan bu zekasını kullanarak tüccar, doktor, mühendis, öğretmen veya kuaför olabilir, ehliyet alabilir. Çok çalışırsan ve harika bir mesleğe sahip olursan, akademik zekanı kullanmakla ilgili işler yolunda demektir. Ama kişilik bambaşka bir şey. Sağlıklı bir kişiliğe sahip olmak bambaşka bir şey. Peki, tam olarak neden bahsediyoruz? Freud, insanın dünyaya geldiğinde bebeklikten okul öncesi döneme kadar dürtüleriyle ve haz ilkesiyle hareket ettiğini ifade etmiş. Ve az önce bahsettiğimiz ilk unsurun adını koymuştur: İd, nam-ı diğer: Alt Benlik. Halk arasında ise nefis. O yaştaki bir çocuk neden-sonuç ilişkisi kurabilme, isteklerini erteleyebilme, önceliklerini belirleyebilme ve seçimlerinin sonuçlarını öngörebilme yeteneklerine sahip değildir. Küçük bir çocuk teyzesini gördüğünde “Seni hiç sevmiyorum.” diyebilir. Çünkü bunu söylemenin teyzesini üzeceğini düşünemez. Ya da altı aylık bir bebek acıktığında ağlarken “Annem çok yorgun, bulaşık yıkıyor, on dakika sabredeyim, sonra sütümü içerim.” diye düşünemez. Sahip olduğu ruhsal yapı sadece süt içip karnını doyurmaya odaklanır, bu ihtiyacını erteleyemez. İki yaşındaki bir çocuk, oyuncak mağazasına girdiğinde gördüğü çok pahalı bir model araba karşısında heyecanlanır, ona sahip olmak ister. “Al da al.” diye durmaksızın anne babaya baskı yapar. “Bu çok pahalı, ailemin bütçesini aşar, kendime çek bırak araba alayım, hem fiyatı daha uygun.” diye düşünemez. Yine bu nedenle küçük bir çocuğa hastalandığında ona ilaç içirmek zordur. O sadece ilacın tadının acı olduğuna odaklanır. İçmemek için kendini yerlere atabilir. “Bunu içmeliyim, iyileşmem gerek.” diye düşünemez. Yani, özetle çocukken anlık duygularımızla hareket ederiz ve sonuçlarını düşünmeden hareket eden bir ruhsal aygıtımız vardır; nefis (alt benlik). Nefsimiz doyum arar ve ihtiyaçlarının aşırı ya da uygun olup olmadığına aldırmadan hedefine ulaşmak ister. Bunun için de ceza yasaları, çocukların eylemleri ne şekilde sonuçlanırsa sonuçlansın, onları cezalandıramaz. Onların istekleri karşısında “Dur!” diyen bir iç sesleri yok. Peki büyüdükçe ne oluyor? Daha doğrusu içerideki ruhsal olgunlaşma sürecinde ne olması gerekiyor, nasıl bir yapı gelişmeli ki, kişi sağlıklı bir ruhsal yapıya sahip olabilsin?

Geldik ruhsal aygıtın ikinci önemli parçasına: Üst Benlik, nam-ı diğer: Süperego. Halk arasında vicdan diye adlandırdığımız yapıya. Nefsimizin (alt benliğimizin) aşırı, uygunsuz isteklerine “DUR!” diyen, adaleti sağlayan, “Hak yememelisin, başkasının malını sana ait değilse almamalısın, sen evlisin, eşine sadakatsizlik yapamazsın, işini yaparken dürüst olmalısın, ders henüz bitmedi, öğretmenin izin vermeden sınıftan çıkmamalısın, hırsızlık yapmamalısın.” diyen yapıya. Özetle, üst benlik, dürtülerimizin istekleri uygunsuz olduğunda, ona adil olması, dürüst davranması yönünde uyarılar ileten yapıdır. O zaman da şöyle bir durum ortaya çıkıyor. İçimizde bir yan sürekli istiyor, arzuluyor, dur durak tanımadan, sonuçları ne olursa olsun arzularının gerçekleşmesini istiyor. İçimizde diğer yan (üst benlik) ise toplum normlarına aykırı istekler olduğunda ona durması yönünde uyarılarda bulunuyor. İşte tam o anda devreye benlik (ego) giriyor ve ikisi arasında denge kurmaya çalışıyor. Nefis isteğini dillendiriyor, üst benlik bu isteğin olası toplumsal sonuçlarını, kendisine ya da bir başkasına zarar verme olasılığını analiz ediyor, o esnada benlik mahkeme kürsüsündeki hakim edasıyla ikisini dinliyor, hızlı bir değerlendirme yapıyor, sonra elindeki tokmağı masaya vuruyor ve nihayetinde ya kişinin isteklerini yerine getirirken kimsenin hakkını yemeyeceği önlemleri alıyor ya da nefse bu isteğin gerçekleşmesinin imkansız olduğunu hatırlatıyor ve isteğini uygun bir taleple yer değiştirme şansı tanıyor.

Ve sonuç olarak kişi, istekleri ile bu isteklerin gerçekleşmesini dilerken uyması gereken kurallar arasındaki dengeyi sağlayabildiği zaman, işte o zaman onun için sağlıklı ve dengeli bir kişilik yapısına sahiptir, diyebiliyoruz.

İdeal kişilik yapısı budur.

Peki, akademik zekası yüksek olan ve çok çalışkan olup, işinde başarılı her kişi, sağlıklı bir kişilik yapısına sahiptir, diyebilir miyiz?

Maalesef hayır. Konuya girerken bahsettiğimiz gibi. Akademik zeka ile kişilik örgütlenmesi birbirlerinden tamamen farklı konular. Bir genç çok çalışkan olup üniversite sınavlarında önemli oranda başarı gösterip tıp fakültesini kazanabilir ve bu fakülteyi başarılı bir derece ile bitirebilir. Onun da her insan gibi bir alt benliği (nefsi) var, kaliteli bir yaşam standardına sahip olmak isteyecek elbette. Nefis “İyi yaşamak istiyorum.” diyecek, içeriden sesi işitilecek. Eğer üst benliği gelişmiş bir birey ise, üst benlik eş zamanlı (vicdan) devreye girecek ve nefse yanıt verecek. Derinlerde aralarında konuşacaklar. “İşini düzgün yapmayı ihmal etme, önceliğin hastaya zarar vermemek unutma, vaktinde mesaide ol, hastanın muayenesi özenle değerlendir, gerek duyduğun tetkikleri yap, gereksiz tetkik isteme, tedavisini özenle düzenle, tedavi takibini ihmal etme.” diyecek. Benlik devreye girecek ve nefse “İyi yaşamak hakkın, yıllarca okuyup emek verdin ama tıbbi kurallar ve kaideler çerçevesinde hareket etmelisin.” diyecek ve dengeyi sağlayacak. Sağlıklı hal bu. Ama bu doktor, üst benliği gelişmemiş bir birey ise, nefis içeriden “İyi bir hayat sürdürmek istiyorum.” diye seslendiğinde, ona bu cümleleri kuran bir iç ses olmayacağı için sunduğu sağlık hizmetinin kalitesinden çok, en büyük önceliği para kazanmak olan bir doktor olabilecektir.

Veya bir öğrenci çalışıp eğitim fakültesini kazanabilir. Mezun olunca öğretmen olup bir okulda çalışmaya başlayabilir. Eğer sağlıklı bir kişilik yapısına sahipse öğrencilerine ders anlatmakla yetinmeyip onları dikkatle gözlemler, yetenekli oldukları yönleri belirlemeye çalışır, aileleriyle bu yönde işbirliği halinde olur, kendisine emanet edilen çocukları ebeveyn tadında sahiplenir, çocukları başarılı - başarısız, zengin - yoksul ayırt etmeden, onlara eşit oranda sevecen ve adaletli olan bir eğitimci olur. Onların ülkenin geleceği olduklarının farkındadır ve emeğini asla esirgemez. Ama üst benliği güçlü değil ise o zaman sadece maaş almak için mesleği icra eden, öğrencilerine fiziksel ve sözel şiddet uygulayabilen, onların geleceğini, duygularını önemsemeyen sert bir öğretmen olabilir.

Bir başka örnek; kişi ülkenin en iyi üniversitesinden mezun olmuş bir inşaat mühendisi olabilir, dışarıdan bakıldığında gösterişli bir bina inşa etmiş olabilir. Onunla iletişim kurduğunuzda evin ince detaylarını size ballandırarak anlatabilir. Ancak vicdanı varsa depreme dayanıklı inşa etmeye özen göstermiştir, vicdanı yoksa gözle görülen detayları gösterişli dizayn edip inşaatın gözle görülmeyen kısımlarını özensiz ve maliyeti ucuza getirecek şekilde inşa etmiş olabilir.

O halde bir insanla ilk iletişim kurduğumuzda sahip olduğu kariyere, sosyal statüsüne bakarak onunla ilgili sağlıklı bir fikre sahip olmamız mümkün değil. Bir insanla konuştuğunuzda onun zekası neyi duymak istediğinizi bilir ve iletişim kurduğunuzda dili size duymak istediklerinizi söyleyebilir. Onun için kişinin sağlıklı bir kişilik yapısına sahip olup olmadığını anlamak için onun ne söylediğine ya da mesleğine değil davranışlarına odaklanmak gerekir.

Peki, bunu nasıl anlarız? İlk yapmamız gereken kişiyi sıfırdan başlatmak ve onu her ortamda gözlemlemek. Ama her ortamda. Çünkü “Dışı seni içi beni yakar.” diye bir kavram olduğunu unutmayalım. Örneğin bir öğretmenin öğrencileriyle harika bir bağı olması çocuklarına da harika ebeveyn olduğunu göstermez. Dışarıdan onay almak için harika bir eğitimci performansı sergileyebilir ancak duygusal olgunluğa erişmişse evinde de iyi eş, ebeveyn olur bu insanlar. Zira vicdan varsa her ortamda kendini gösterir. Ancak duygusal olarak yeterli olgunluğa erişememiş, alt benlikleriyle hareket eden insanlar, dışarıdan onay almak için harika bir öğretmen profili çizebilir ama çocuklarına kötü ebeveyen, eş olarak sorumsuz bir birey olabilirler. Bu duruma bir örnek; toplumda narsist dediğimiz bireyler insanların hayranlığını almak için dışarıda oldukça nazik, bilgili, donanımlı, ilgili tutumlar sergileyebilirler ama davranışlarını her ortamda gözlemlediğinizde dışarıdan görünen yüzün bir maske olduğunu görürsünüz. Kendi evlerinde eşine söz hakkı tanımayan, sürekli ilgi görmek isteyen, benmerkezci ve hayranlık arayan bireyler olabilirler.

Uzun lafın kısası, zeka meslek erbabı olur. Ama vicdan bir iç sestir ve eylem anında nefis uygunsuz bir istekte bulunduğunda onu adil olması yönünde uyaran yapıdır. Bu yapı gözle görünmez ama kişinin davranışları yoluyla gözlenebilir. İnsan kumaşını gösteren de kişinin zekası değil vicdanıdır.